Emr-i Nehiy Ne Demek? Bir Kelimenin Peşinden Geçmişe Açılan Hikâye
Emr-i Nehiy Ne Demek? Bir Kelimenin Peşinden Eski Bir İstanbul Hikâyesine
Geçenlerde eski kelimelerin anlamlarına bakarken karşıma “emr-i nehiy” ifadesi çıktı. İlk anda açıkçası ben de kelimeleri tek tek biliyor olmama rağmen yan yana geldiklerinde tam olarak ne anlatmak istediklerini çıkaramadım. “Emir” zaten tanıdık bir kelimeydi, “nehiy” ise biraz daha eski, hatta bugün günlük konuşmalardan uzak bir kelime gibi duruyordu.
Sonra işin ilginç tarafı başladı.
Bir kelimenin anlamını öğrenmek için sözlük sayfasını açmıştım ama birkaç dakika sonra kendimi Osmanlı dönemindeki hukuk anlayışını, fıkıh usulünü, toplumsal düzeni ve insanların “yap” ile “yapma” arasındaki çizgiyi nasıl düşündüklerini araştırırken buldum.
Aslında mesele yalnızca iki eski kelimenin anlamını öğrenmek değildi. Bir toplumun neyi yapılması gereken, neyi uzak durulması gereken davranış olarak gördüğünü anlamakla ilgiliydi.
Ve hikâye tam burada başlıyor.
“Emir” Tam Olarak Neydi?
İstanbul'un eski sokaklarından birinde, hayalimizde küçük bir hukuk ve kitap dükkânına girelim.
Raflarda sararmış kitaplar, kenarları kıvrılmış defterler ve Arapça-Farsça terimlerle dolu metinler var. Masanın başında iki kardeş oturuyor: Yusuf ve Zeynep.
Yusuf, önündeki belgelere bakıp duruyor. Onun kafasında mesele oldukça basit:
“Bir davranış yapılması gerekiyorsa, bunun şartlarını belirleriz. Kim yapacak, ne zaman yapacak, nasıl yapacak? Sorun çözülür.”
Zeynep ise metni başka bir açıdan okuyor:
“Peki bunu okuyacak kişi kim? Sözü hangi şartlarda duyuyor? Bu emri uygularken başka insanların hakkı nasıl etkileniyor?”
İkisinin de yaklaşımı farklı ama ikisi de aynı metni anlamaya çalışıyor.
Burada “emir” kelimesinin temel anlamlarından biri devreye giriyor. Fıkıh usulünde emir, bir işin yapılmasının istenmesini ifade eden bir kavram olarak ele alınır. TDV İslâm Ansiklopedisi de emir ve nehiy konularının, dinî hükümlerin anlaşılmasında temel başlıklardan olduğunu belirtir.
Yani emir basitçe “birine bağırarak talimat vermek” değildir.
Daha geniş anlamıyla bir işin yapılmasını istemeyi ifade eder.
Bu ayrım önemli.
Çünkü günlük hayatta da emir ile rica, tavsiye, öneri ve tehdit aynı şey değildir. “Kapıyı kapat” ile “Kapıyı kapatsan iyi olur” arasında nasıl bir ton farkı varsa, klasik hukuk ve dil çalışmalarında da emir ifadelerinin bağlama göre farklı anlamlar taşıyabildiği görülür. Klasik belagat çalışmalarında emir ifadelerinin bağlama göre rica, izin, tehdit, temenni gibi farklı anlamlara kayabildiği de belirtilir.
Zeynep'in sorusu bu yüzden önemlidir:
“Bir cümlenin gerçekten emir olduğunu nasıl anlıyoruz?”
İşte hikâyenin ikinci kapısı burada açılıyor.
Nehiy: “Yapma” Demenin Çok Ötesinde
“Nehiy” kelimesi bugün kulağımıza oldukça yabancı geliyor olabilir.
Fakat anlamı aslında çok tanıdık.
Nehiy; yasaklamak, bir işten vazgeçilmesini istemek, engellemek anlamlarına gelir. Fıkıh usulündeki temel tanımı ise bir fiilden kaçınmanın buyurucu tarzda talep edilmesidir.
Yani en sade ifadeyle:
Emir: Yap.
Nehiy: Yapma.
Fakat burada küçük gibi görünen büyük bir ayrıntı var.
Bir şeyi “yap” demekle bir şeyi “yapma” demek, toplumsal düzen açısından aynı türden sonuçlar doğurmayabilir.
Yusuf bunu hemen fark ediyor.
“Bir şeyin yapılmasını istiyorsak bunun yolunu gösterebiliriz,” diyor.
Zeynep ise başını sallıyor:
“Bir şeyi yasakladığımızda ise insanların hayatına başka bir sınır koymuş oluyoruz. O sınırın neden konulduğunu anlamak gerekiyor.”
Bu konuşma aslında eski fıkıh metinlerindeki emir ve nehiy tartışmalarının neden bu kadar önemli olduğunu gösteren küçük bir örnek.
Çünkü mesele yalnızca dil bilgisi değildir.
Mesele, bir sözün hangi hükme işaret ettiğidir.
Bir Cümle, Bir Mahalle ve Eski İstanbul
Şimdi hikâyemizi birkaç yüzyıl geriye götürelim.
İstanbul'un eski mahallelerinden birinde küçük bir dükkân düşünün. Dükkân sahibi Hasan Efendi, mahallede herkesin tanıdığı bir esnaf olsun.
Bir sabah belediye görevlileri yeni bir düzenleme hakkında mahalleliye bilgi veriyor.
Hasan Efendi hemen defterini açıyor.
“Ne yapılacak?” diye soruyor.
Görevli maddeleri anlatıyor.
Hasan Efendi'nin zihni hemen çözüm üretmeye başlıyor:
“Şu sandıkları buraya koyarım, müşterilerin geçiş yolunu açık bırakırım, malları da şu tarafa dizerim.”
O sırada Hasan Efendi'nin eşi Fatma Hanım konuşmaya dahil oluyor.
“Peki yan dükkândaki yaşlı komşumuz ne yapacak? Onun geçiş yolu kapanırsa ne olacak?”
Hasan Efendi duruyor.
Kendi açısından sorunu çözmüştür.
Fatma Hanım ise çözümün başkaları üzerindeki etkisini düşünmüştür.
Burada kadın ve erkek karakterleri birbirinin karşıtı olarak çizmek yerine, iki farklı düşünme biçiminin aynı meseleye nasıl katkı sağlayabileceğini görüyoruz.
Yusuf daha çok uygulanabilirlik ve strateji üzerinden düşünüyor.
Zeynep ilişkiler, bağlam ve insanların deneyimleri üzerinden düşünüyor.
Ama hikâyenin ilerleyen bölümünde roller değişiyor.
Çünkü Yusuf bir noktada “Bu düzenlemenin insanlarda nasıl karşılanacağını düşünmeden plan yapmak eksik kalır,” derken Zeynep de “İyi niyet tek başına yetmez, uygulanabilir bir yöntem geliştirmeliyiz,” diye cevap veriyor.
Bence hikâyenin en önemli noktası da burada.
Empati yalnızca kadınlara, strateji yalnızca erkeklere ait değildir.
İnsanların yaklaşım biçimleri cinsiyetten çok kişilik, eğitim, deneyim ve içinde bulunulan koşullarla şekillenebilir.
Bu nedenle Yusuf ve Zeynep'i birbirinden ayıran şey “erkek aklı” ve “kadın aklı” değil; olaylara baktıkları ilk penceredir.
Birinin haritaya, diğerinin insanlara bakması gibi.
Ve iyi bir karar çoğu zaman ikisini birden gerektirir.
“Emr-i Nehiy” Aslında Ne Anlatıyor?
Burada artık başlangıçtaki sorumuza dönelim.
“Emiri nehiy” şeklinde duyulan ifade büyük ihtimalle “emir ve nehiy” yahut bağlama göre “emr ü nehiy” ifadesiyle karıştırılmış olabilir.
Klasik İslâmî terminolojide “emir ve nehiy”, yapılması istenen ile yapılmaması istenen fiillerin değerlendirilmesinde kullanılan temel kavram çiftlerinden biridir.
“Emir”, bir işin yapılmasını istemeyi;
“nehiy” ise bir işten kaçınmayı veya onu yapmamayı istemeyi ifade eder.
Emr-i Nehiy Ne Demek? Bir Kelimenin Peşinden Eski Bir İstanbul Hikâyesine
Geçenlerde eski kelimelerin anlamlarına bakarken karşıma “emr-i nehiy” ifadesi çıktı. İlk anda açıkçası ben de kelimeleri tek tek biliyor olmama rağmen yan yana geldiklerinde tam olarak ne anlatmak istediklerini çıkaramadım. “Emir” zaten tanıdık bir kelimeydi, “nehiy” ise biraz daha eski, hatta bugün günlük konuşmalardan uzak bir kelime gibi duruyordu.
Sonra işin ilginç tarafı başladı.
Bir kelimenin anlamını öğrenmek için sözlük sayfasını açmıştım ama birkaç dakika sonra kendimi Osmanlı dönemindeki hukuk anlayışını, fıkıh usulünü, toplumsal düzeni ve insanların “yap” ile “yapma” arasındaki çizgiyi nasıl düşündüklerini araştırırken buldum.
Aslında mesele yalnızca iki eski kelimenin anlamını öğrenmek değildi. Bir toplumun neyi yapılması gereken, neyi uzak durulması gereken davranış olarak gördüğünü anlamakla ilgiliydi.
Ve hikâye tam burada başlıyor.
“Emir” Tam Olarak Neydi?
İstanbul'un eski sokaklarından birinde, hayalimizde küçük bir hukuk ve kitap dükkânına girelim.
Raflarda sararmış kitaplar, kenarları kıvrılmış defterler ve Arapça-Farsça terimlerle dolu metinler var. Masanın başında iki kardeş oturuyor: Yusuf ve Zeynep.
Yusuf, önündeki belgelere bakıp duruyor. Onun kafasında mesele oldukça basit:
“Bir davranış yapılması gerekiyorsa, bunun şartlarını belirleriz. Kim yapacak, ne zaman yapacak, nasıl yapacak? Sorun çözülür.”
Zeynep ise metni başka bir açıdan okuyor:
“Peki bunu okuyacak kişi kim? Sözü hangi şartlarda duyuyor? Bu emri uygularken başka insanların hakkı nasıl etkileniyor?”
İkisinin de yaklaşımı farklı ama ikisi de aynı metni anlamaya çalışıyor.
Burada “emir” kelimesinin temel anlamlarından biri devreye giriyor. Fıkıh usulünde emir, bir işin yapılmasının istenmesini ifade eden bir kavram olarak ele alınır. TDV İslâm Ansiklopedisi de emir ve nehiy konularının, dinî hükümlerin anlaşılmasında temel başlıklardan olduğunu belirtir.
Yani emir basitçe “birine bağırarak talimat vermek” değildir.
Daha geniş anlamıyla bir işin yapılmasını istemeyi ifade eder.
Bu ayrım önemli.
Çünkü günlük hayatta da emir ile rica, tavsiye, öneri ve tehdit aynı şey değildir. “Kapıyı kapat” ile “Kapıyı kapatsan iyi olur” arasında nasıl bir ton farkı varsa, klasik hukuk ve dil çalışmalarında da emir ifadelerinin bağlama göre farklı anlamlar taşıyabildiği görülür. Klasik belagat çalışmalarında emir ifadelerinin bağlama göre rica, izin, tehdit, temenni gibi farklı anlamlara kayabildiği de belirtilir.
Zeynep'in sorusu bu yüzden önemlidir:
“Bir cümlenin gerçekten emir olduğunu nasıl anlıyoruz?”
İşte hikâyenin ikinci kapısı burada açılıyor.
Nehiy: “Yapma” Demenin Çok Ötesinde
“Nehiy” kelimesi bugün kulağımıza oldukça yabancı geliyor olabilir.
Fakat anlamı aslında çok tanıdık.
Nehiy; yasaklamak, bir işten vazgeçilmesini istemek, engellemek anlamlarına gelir. Fıkıh usulündeki temel tanımı ise bir fiilden kaçınmanın buyurucu tarzda talep edilmesidir.
Yani en sade ifadeyle:
Emir: Yap.
Nehiy: Yapma.
Fakat burada küçük gibi görünen büyük bir ayrıntı var.
Bir şeyi “yap” demekle bir şeyi “yapma” demek, toplumsal düzen açısından aynı türden sonuçlar doğurmayabilir.
Yusuf bunu hemen fark ediyor.
“Bir şeyin yapılmasını istiyorsak bunun yolunu gösterebiliriz,” diyor.
Zeynep ise başını sallıyor:
“Bir şeyi yasakladığımızda ise insanların hayatına başka bir sınır koymuş oluyoruz. O sınırın neden konulduğunu anlamak gerekiyor.”
Bu konuşma aslında eski fıkıh metinlerindeki emir ve nehiy tartışmalarının neden bu kadar önemli olduğunu gösteren küçük bir örnek.
Çünkü mesele yalnızca dil bilgisi değildir.
Mesele, bir sözün hangi hükme işaret ettiğidir.
Bir Cümle, Bir Mahalle ve Eski İstanbul
Şimdi hikâyemizi birkaç yüzyıl geriye götürelim.
İstanbul'un eski mahallelerinden birinde küçük bir dükkân düşünün. Dükkân sahibi Hasan Efendi, mahallede herkesin tanıdığı bir esnaf olsun.
Bir sabah belediye görevlileri yeni bir düzenleme hakkında mahalleliye bilgi veriyor.
Hasan Efendi hemen defterini açıyor.
“Ne yapılacak?” diye soruyor.
Görevli maddeleri anlatıyor.
Hasan Efendi'nin zihni hemen çözüm üretmeye başlıyor:
“Şu sandıkları buraya koyarım, müşterilerin geçiş yolunu açık bırakırım, malları da şu tarafa dizerim.”
O sırada Hasan Efendi'nin eşi Fatma Hanım konuşmaya dahil oluyor.
“Peki yan dükkândaki yaşlı komşumuz ne yapacak? Onun geçiş yolu kapanırsa ne olacak?”
Hasan Efendi duruyor.
Kendi açısından sorunu çözmüştür.
Fatma Hanım ise çözümün başkaları üzerindeki etkisini düşünmüştür.
Burada kadın ve erkek karakterleri birbirinin karşıtı olarak çizmek yerine, iki farklı düşünme biçiminin aynı meseleye nasıl katkı sağlayabileceğini görüyoruz.
Yusuf daha çok uygulanabilirlik ve strateji üzerinden düşünüyor.
Zeynep ilişkiler, bağlam ve insanların deneyimleri üzerinden düşünüyor.
Ama hikâyenin ilerleyen bölümünde roller değişiyor.
Çünkü Yusuf bir noktada “Bu düzenlemenin insanlarda nasıl karşılanacağını düşünmeden plan yapmak eksik kalır,” derken Zeynep de “İyi niyet tek başına yetmez, uygulanabilir bir yöntem geliştirmeliyiz,” diye cevap veriyor.
Bence hikâyenin en önemli noktası da burada.
Empati yalnızca kadınlara, strateji yalnızca erkeklere ait değildir.
İnsanların yaklaşım biçimleri cinsiyetten çok kişilik, eğitim, deneyim ve içinde bulunulan koşullarla şekillenebilir.
Bu nedenle Yusuf ve Zeynep'i birbirinden ayıran şey “erkek aklı” ve “kadın aklı” değil; olaylara baktıkları ilk penceredir.
Birinin haritaya, diğerinin insanlara bakması gibi.
Ve iyi bir karar çoğu zaman ikisini birden gerektirir.
“Emr-i Nehiy” Aslında Ne Anlatıyor?
Burada artık başlangıçtaki sorumuza dönelim.
“Emiri nehiy” şeklinde duyulan ifade büyük ihtimalle “emir ve nehiy” yahut bağlama göre “emr ü nehiy” ifadesiyle karıştırılmış olabilir.
Klasik İslâmî terminolojide “emir ve nehiy”, yapılması istenen ile yapılmaması istenen fiillerin değerlendirilmesinde kullanılan temel kavram çiftlerinden biridir.
“Emir”, bir işin yapılmasını istemeyi;
“nehiy” ise bir işten kaçınmayı veya onu yapmamayı istemeyi ifade eder.